Daha bir kaç gün önce miss gibi Alaçatı sokaklarında Kuşadası
sahillerinde gezerken şimdi Ankara’da Alaçatı Muhallebicisi’nde oturmuş sizlere
bu yazımı yazıyorum.. Ahh hayat!
Eveeettt efenimm, avukatlığın nimetleri diyerek başlayalım
serüvenimizi sizlere aktarmaya. Duydum ki bu avukat ne çok geziyor, bu avukat
ne çok kazanıyor, kesin ayda 12 bin falan kazanıyordur deyip hurafeler
uydurularak meraklar içerisine girilmiş J . Bu
kadar söylentiler etrafta kol gezerken bana düşen ise düşük bir maaşla
çalışırken bile mesleğin bize sunduğu nimetleri kullanmak ve bunun nasıl
yapıldığını sizlere aktarmak.
Malumunuz olduğu üzere Ankara sınırları içerisinde avukatlık
mesleğini icra etmekteyim, ancak ara sıra şehir dışına duruşmalar ya da diğer
bazı işler için gitmekte kaçınılmaz. Özellikle Eskişehir, Bolu, Sakarya gibi
yakın illerde işlerimiz yoğunlukta ama bu sefer bir farklılık yapıp Kuşadası’na
attım kendimi. Nasıl mı?
Bir duruşma için Kuşadası’na gidilmesi gerekiyordu, e haliyle hep Ankara’da işimiz olacak değil. Bende bunu fırsata çevirmek istedim ve düştüm yollara. Şehirdışı işler için sözleşme gereği cüzi miktarda ulaşım ve konaklama masrafını müvekkil karşılıyordu zaten, ekstra kısımları da kendi sınırlarımı biraz zorlayarak hallettim ve aldım biletimi. Nerde kalırım ne yaparım diye düşünürken instagram kullanıcısı olan @avukatgeziyor hesabı ile iletişime geçtim, çünkü o civarı bana en güzel önerilerle anlatacak olan başka biri olamazdı. (Buradan @avukatgeziyor sayfasının adminine çookkkk teşekkür ediyorum tekrardanJ)
Bir duruşma için Kuşadası’na gidilmesi gerekiyordu, e haliyle hep Ankara’da işimiz olacak değil. Bende bunu fırsata çevirmek istedim ve düştüm yollara. Şehirdışı işler için sözleşme gereği cüzi miktarda ulaşım ve konaklama masrafını müvekkil karşılıyordu zaten, ekstra kısımları da kendi sınırlarımı biraz zorlayarak hallettim ve aldım biletimi. Nerde kalırım ne yaparım diye düşünürken instagram kullanıcısı olan @avukatgeziyor hesabı ile iletişime geçtim, çünkü o civarı bana en güzel önerilerle anlatacak olan başka biri olamazdı. (Buradan @avukatgeziyor sayfasının adminine çookkkk teşekkür ediyorum tekrardanJ)
Tavsiyesine uydum ve Hotel İlayda’da rezervasyonumu yaptırdım.
(Birde İlayda Advantgarde Hotel var hemen yakınında ama orası benim gibi sadece
uyumak için otele gidecek birisi için aşırı lüks kaçıyordu. Yani hesaplı ve
mantıklı fikirlerle bir kaç şeyden mahrum kalarak kısa süreli kaçamakları uzun
süreli hale getirebilirsiniz.) Ama her ne kadar 5 yıldızlı otel olmasa da sahil
kenarında Kuşadası’nda kalacak en güzel otel olduğunu söyleyebilirim.
Güvercinadası ve Kuşadası’nın gezilecek yerlerine eşit uzaklıkta ve muhteşem
bir deniz manzarası var. Zaten İnstagram’da takip edenler ne kadar haklı
olduğumu görmüştür. Açık büfe kahvaltısı da güzeldi. Zaten diğer zamanlarda
dışarda olacağınız için diğer öğünlere gerek duymuyorsunuz. Ezcümle konaklama
olarak kesinlikle ve kesinlikle makul ve mantıklı bir seçim olan Hotel İlayda
tavsiyemdir. Ama unutmadan rezervasyon yaptırırken deniz manzaralı oda tercih
etmeyi unutmayın. J
Çarşamba akşam Ankara’dan çıktım yola ve perşembe sabah kendimi
koridorlarında şort ve parmak arası terlikle avukatların, katiplerin,
stajyerlerin, mahkeme çalışanlarının gezdiği Kuşadası Adliyesi’nde buldum.
Adliye’de İş Mahkemesi Aile Mahkemesi İcra Mahkemesi vs. yok ve bunların
alanına giren bütün dosyalara Asliye Hukuk Mahkemesi bakıyor. Dosya
yoğunluğu fazla olmasına rağmen
iş-aile-icra mahkemelerinin ihdas edilmemiş olması mesleki anlamda büyük
eksiklik. HSK’nın bu konuya bir çözüm getirmesi gerekmekte.
Küçük kaçamağımın ikinci gününde yani Cuma günü Alaçatı’ya gitmek
için düştüm yollara. Kuşadası’ndan doğrudan vasıta olmadığı için önce İzmir’e
ardından Çeşme Seyahat ile Alaçatı’ya geçtim. İzmir’den Çeşme’ye sefer yapan ve
Alaçatı- Ilıca- Çeşme ulaşımını sağlayan firmanın ismi Çeşme Seyahat. İzmir Otogardan (İZOTAŞ) yaklaşık bir buçuk
saatlik bir süreyle (19 TL) Alaçatı’ya ulaşabilirsiniz, daha sonra ılıca ve
Çeşme yolculuğu devam ediyor. Ama Alaçatı’da bir otogar yok, yol üstünde
istediğiniz yerde indiriyorlar. Ben bu detayı bilmiyordum ve otobüsün geçtiği
yollar hiç alaçatı sokaklarına benzemediği için durağı kaçırıp ılıcaya kadar
gittim. Ilıca dedikleri yer ise Alaçatı’nın denize bakan yanı.
Alaçatı merkezinde
deniz yok arkadaşlar. Ya arabayla bir 10 dk ya da yürüyerek bir 40 dk
harcamanız gerekiyor sahil ile turistik alaçatı sokakları arasında. Neyse bir
bakıma iyi oldu durağı kaçırmak. Böylece önce deniz kısmını görüp sonra iç
kısımlara geçip rahat vakit geçirdim. Deniz kısmında yani ılıca da hiçbir şey
yok arkadaşlar. Birkaç halk plajı var. Yazlık evler ise bence en güzeliydi.
Sokaklarda kuş sesi haricinde ses yoktu. Her evin çok güzel bahçesi ve bu bahçede
çok güzel yetiştirilmiş çiçekleri vardı. Ben oraya vardığımda saat 12 civarıydı
ama aileler yeni kalkmış ve kahvaltılarını yeni yapıyorlardı. Kimisi tv izliyor
kimisi ise gazete okuyordu. Anneler çay koyuyor çocuklar hala uykulu gözlerle
kahvaltı yapmaya çalışıyorlardı… Çok imrendim açıkçası. Keşke ailecek böyle
huzurlu bir tatil yapma fırsatımız olsa dedim. Acaba onlar ne kadar şanslı
olduklarının farkında mıydı?
Neyse efenimm, ılıca sokaklarından yavaş adımlarla uzaklaşıp merkeze
yürümeye başladım. Çok uzak olamaz ki ne kadar yürürüm alt tarafı yarım saat
dedim ama o nemli bunaltıcı sıcakta geçen her salise yıl hükmündeydi.
Nihayetinde haritanın beni yönlendirdiği turistik sokaklara ulaştım ama
tükenmiştim. Biraz kaybolayım dedim. Yön duygusunu yitirerek yürümek o alaçatının rengarenk sokaklarında…
Hele yalnız olunca daha bir tadına vardım…
Sonra burda ne yenir diye düşününce
tabi ki Kumru dedi içimdeki ses. Kumrucu Erol adlı mekanda kumrumu da afiyetle
yiyip İzmir’e gelmiş olmanın bütün sorumluluklarını adım adım yerine getirmeye
devam ettim. Fiyatlar pek uygun değildi. E tabi turistik bir bölgede normal
fiyatlar beklemek anormal olurdu. Garsonlarını ve ilgisini sevdim, Cansu isimli
bir garsona buradan teşekkür etmeliyim ayrıca ilgisi için, aşırı hızlı geldi
servis ve lezzetide doyuruculuğu da çok yerindeydi. Yani öyle bir doydum ki
dondurma yemeye yer kalmadı malesef. Ben Çılgın Kumruyu tercih ettim, sizlere
de tavsiye ederim. J
Sokakları keşfedip kumrumu da yedikten sonra sıra geldi
hediyeliklere. Uzun bir sokak boyu sıralanan her hediyelikçi dükkana girdim,
herşeyi tek tek inceledim. Erasmus yıllarımda gittiğim her şehirden her ülkeden
magnet, kartpostal, anahtarlık ve özellikle de kar küresi alma alışkanlığı
edinmiştim. Hayalim ilerde evimde çalışma odamın bir köşesini gezdiğim
yerlerden topladığım bu kar küreleri ile ve buzdolabımı da bu magnetler ile
donatmak.. Avrupanın 12 ülkesinden 28 şehrinden topladım, Türkiye de de bu sayı
her geçen gün artmakta ve galiba bir köşe yetmeyecek bu hatıraları saklamaya J .
Bu arada bu hatıralıklarla ilgili şöyle de birşey yaşadım
anlatmadan geçemeyeceğim. Paris’te gezerken havanın yağmurlu olacağını hesaba
katmadan nasılsa sabaha doğru uçağımız boşuna otel parası vermeyelim diye
gezerek sabahlamaya karar vermiştik. Sonra gün boyu yağan yağmur yüzünden otel
bulma derdine düştü arkadaşlar, ben ise sınırlı kalan paramı asla otele vermem,
hele magnet, kar küresi almak varken o parayı kesinlikle otele vermem diyordum.
Bu yüzden arkadaşlarımla tartışmıştık, şimdi bu geziden aldığım ufak
hediyeliklerin ardından erasmus arkadaşımla o günleri gülerek yad ettik.
“Sokakta kalırım ama yinede magnet almadan dönmem, son paramı otele değil hatıralıklara
veririm..!” demiştim, hey gidi günler hey J.
(Sonuç: Sokakta yattık J) Neyse efennnimm, bu küçük detayların ardından alaçatıya dönecek
olursak girdiğim her dükkandan istisnasız birşeyler alarak çıktım, 3 tane
magnet 10 TL, 4 tane magnet 10 TL gibi yazıların olduğu heryere girdim ve
hiçbirini küstürmedim J Sonuç ise ektedir à J Yani siz siz olun muhakkak küçük birşeyler alın gezdiğiniz
gördüğünüz yerlerden. Zaman hızlı geçip hatıraları yavaş yavaş silse de
aklınızdan, bu ufak detaylar size o güzel günleri hatırlatmaya yetecektir.
Hediyeliklerin ardından ise sora sora çeşme seyahatin geri dönüş
için bilet satış ve durak olarak kullandığı yeri bulup izmir için biletimi
ayırttım. Saat 4 otobüsü ile dönecektim ama gecikmeler yüzünden normalde 17:30
da İzmir de olabilecekken saat 6’yı geçmişti İzmir’e vardığımda. Sonrasında
arkadaşımı bekletmemek adına taksi ile konak meydana geçtim ama inanılmaz bir
trafik vardı ve mesafe pekte yakın değildi. Maalesef google map beni yanıltmıştı
şehir merkezinde ki eski otogarı izmir otogar diye göstererek. Aman siz bu
detaya dikkat edin, izmir otogarı aratıp yol tarifine bakmak istiyorsanız
izotaş olarak arama yaptırın.
Planlanandan iki saat sonra arkadaşımla saat kulesinin önünde (bütün
turistlerin buluşma mekanıdır istisnasız) buluşup kemeraltına doğru bir tur
attık. Kemeraltı çarşısı bana hiç yabancı gelmedi, kendimi bir anda Antep
sokaklarında hissettim, sanki İzmir de değil de Antep’teymişim gibi. Çok bir
vaktimiz olmadığı için çarşının içinde adını şuan bilmediğim biryerde yemek
yedik ve sahile geçtik. Muhteşem bir gün batımı seyredip ardından ayrıldık.
Biraz daha vakit olsa aslında Konak’tan Karşıyaka’ya vapur ile geçip bir deniz
yolculuğu da yapılabilirdi ama ben malesef geri Kuşadası’na döneceğim için
otobüs seferlerini denk getiremedim. Ama siz muhakkak gittiğinizde Konak’tan
Karşıyaka’ya vapur ile geçin. Benim içimde kaldı L
Geceyi tekrardan Kuşadası’nda geçirdikten sonra iki günlük
yorgunluğun acısını öğleye kadar uyuyarak çıkardım. Öğlen kalkıp kahvaltımı yapıp
attım kendimi Kuşadası sokaklarına. Önce sahil boyu yürüyüp Güvercinada’sına
gittim. Ada çevresinde bir tur atıp sahil turu yapan teknelerden birine attım
kendimi. Bu arada Güvercinadası Kuşadası’nın simgesi. Sahile bir yürüyüş yolu
ile bağlanılıyor. Bu yürüyüş yolunda sahil turu yapan tekneler sıralı.
Her saat
farklı bir tekne kalkıyor sahilden. Ben saat 14.00’te tekneye binip 15.30’da
indim. Tur fiyatı 10 TL. Fiyatı uygun ve bir deniz havası almak isteyenler için
tavsiye ederim. Ben memnun kaldım tekne turundan. Tekne turunun ardından Sahil
boyu yürüyerek kervansaray tarafından çarşıya giriş yaptım. Önce Kervansaray
çarşısını, sonra Kervansarayı (Restore edilmiş Osmanlı yapıtı) daha sonra da
tarihi çarşı taraflarını gezdim. Çarşısını açıkçası çok sevdim, her ne kadar
turistik bir yer olduğu için fiyatlar tuzlu olsa da sokakların dizaynı ve
temizliği çok güzeldi.
Gezerken acıktığımı farkedip yine tavsiye üzerine TUKİ
ÇARŞAFLI adlı bir kafede hamburger-kumru karışımı bir çarşaflı yedim. (Resmi
Ektedir.) Hem doyurucuydu hemde tadı lezzeti ürünlerin kalitesi şahaneydi ve
benden tam not aldı. Fiyat olarakta uygundu, içeceği patatesi ile birlikte menü
olarak tercih ettiğim için 22 TL verdim. Ama öyle bir doydum ki akşam yemeği
yeme ihtiyacı hissetmedim sonrasında. TUKİ çarşının içinde, kime sorsanız
gösterir cinsinden bilinen bir mekan, bence yolunuz düşerse bir denemelisiniz J. TUKİ’nin ardından attım kendimi tekrar sokaklara. Hediyelikleri
geceden aldığım için tekrardan alışveriş olayına hiç girmedim. Aaaa bir dakika
ben size gece hemen uyudum dedim ama uyumadım tabiki. Otele gelip (Saat 12de)
duş alıp tekrardan çıktım dışarı, turistik mekanların faydası bu işte, hemen
hayat bitmiyor gece sokaklar hep cıvıl cıvıl. Saat 2’ye kadar gece gezintisi
yapıp karküresi ve magnet tarzı hatıralıklarımı geceden aldım. Çünkü ertesi gün
öğlen otelden çıkış yapmam gerektiğinden valiz yerleştirme işi sıkıntı
olacaktı. Bu nedenle alışveriş işini geceden halletmek faydalı oldu.

TUKİ’nin ardından Setur Marina tarafına doğru yürüyüşe geçtim. Setur
Marina’da Kahve Dünyası’nda oturup limonatamı içerken hem dinlendim hem dergimi
okudum. E haketmiştim artık biraz dinlenmeyi, saatlerce gezdikten yürüdükten
sonra. Ve nihayet günün sonuna yaklaşırken arkadaşımla yine buluşup son saatleri
birlikte geçirelim hemde bebişi severim dedim. Ama şöyle ufak bir tatlı kaza
yaşadık anlatmasam olmazJ . Türk kahvesinin yanında ikram olarak gelen çikolatayı Tuğra
Alp’in eline vermiştim . Arkadaşıma Alaçatı’da neler yaptığımı anlatırken göz
ucuyla bir bakayım dedim birde ne göreyim Tuğra çikolatayı hem kendisinin hemde
benim tüm kıyafetlerimize bir güzel yaymış J.
Resmen gözümüz bağlanmış, daha yeni verdim eline hangi ara bu hale geldik diye
başladım gülmeye. Ama şebek o kadar tatlı bir çocuk ki normalde o haldeyken
sinirlenir insan ama ben kendimi unutup tuğraya gülmeye başladım. Islak
mendille temizleriz dedim ama bende ki şanstan dolayı kafede ıslak mendil
yoktu. Kafelerin bulunduğu alan sahil kenarı olduğu için el yıkamak için
lavaboda yoktu ve marinanın lavabosuna gitmek için biraz yürümek gerekiyordu.
Bir şekilde temizledik çikolataya bulanmış kıyafetlerimizi ama Tuğra’nın hala
dünya umrunda değildi J.
Keyifli saatlerin ardından dönüş için otogara gitme vakti gelmişti.
Otelden valizleri alıp otogara geçtim ve Ankara’ya doğru yol alan otobüse
binerek bu küçük tatlı kaçamağa son vermek zorunda kaldım. Hem ailesel hem
çevresel problemlere hem işlere kısa süreli bir ara verip kendimle başbaşa
kalmak çok iyi geldi. Sonuçta insanız, her derdin üstesinden gelmeye çalıştıkça
zamanla dertlerin içinde kaybolup gidiyoruz.. Arada bu şekilde tatlı
kaçamaklara fırsat tanımak gerekiyor. Bu arada arkadaşlar öyle yüksek maaşla
çalışan bir avukat değilim, malesef avukatlık mesleğinin başında olanlar için
Ankara’da maaş ortalaması çok düşük. Şimdilik kendi yağımızda kavrulup tecrübe
kazanmak için idare ediyoruz. İlerde neler olur bilinmez. O nedenle hurafelere
itibar etmeyiniz ve SOSYAL MEDYANIN SALİSELİK KARELERİNDEKİ MUTLU YÜZLERE İTİBAR
EDEREK YANLIŞ ALGILARA MEYLETMEYİNİZ ;) Bir sonra ki gezi yazımızda buluşmak
üzere esen kalınız efennnimmm J. (Gezi hakkında sormak istediğiniz konulara açığım, yorum olarak
bırakırsanız en kısa sürede sizlere dönüş yaparım.)
PS: Kısa süreli bu kaçamağımda yanımda bir arkadaşım olmadığı için
malesef kaliteli fotoğraflar çekilemedim. Yoldan geçenlere bir fotoğraf
çekebilir misiniz lütfen demekte alışkanlığım olmadığı için yalnız olmanın
dezavantajını açık bir şekilde yaşadım diyebilirim. Yine de birkaç fotoğrafım
var tabi J.































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder