Güzel geçen ilk günün
ardından devamında yine huzurlu bir gün daha geçirecektik Paris sokaklarında.
Buraya kadar gelmişken Kruvasan yemesek olmaz diyordu midemiz ama gezmekten bir
türlü sıra gelmeyen midemizden yapılan bu çağrıya otel kahvaltısı ilaç gibi olacaktı.
Yemekhaneye indik ufacık masalar vardı, herkes kahvaltısını yapıyordu ama
ortada bir büfe falan göremedik ve aç olmanın verdiği cesaretle daldık mutfağa,
görevli kadın biriyle konuşuyordu ve bizi görünce bişeyler anlatmaya çalıştı
fakat canım teyzecim Fransa’ya geldik diye fransızca bilmek zorunda değiliz ki!
Sonra anlamadığımızı anlayan diğer kadın bize kadını tercüme ederek salona
dönüp istediğimiz bir masaya oturmamız gerektiğini ve kahvaltının birazdan
geleceğini söyledi. E peki madem deyip başladık beklemeye. Gelen menü içinde
her ne kadar ahım şahım yiyecekler olmasada Kruvasan ve kahve tüm eksiklikleri
kapatmaya yetmişti J. Güzel bir
şekilde karnımızı doyurunca kalanlarıda çantaya atıp düştük sokaklara. (E
napsaydık yani azığımız onlar bizim , kınamayınız lütfen öğrenciyiz biz J)
Hedef belliydi : İlk gün
gidilemeyen her yere gidilecekti bugün! (Zavallı ayaklarımız..) NOTRE DAME ilk
durak idi. Hep duyardım Notre Dame’ın
kamburu diye bi hikaye falan ama bu zamana kadar hiçte merak edip araştırmamıştım.
Sonra çok sevgili Gezi arkadaşlarım beni gerekli bilgilerle besledikten sonra
gezmeye devam edelim dedik. J Binanın içinde en çok dikkatimi çeken ise yapım sürecinin anlatıldığı
köşe. Yaklaşık 1000 yıllık bir geçmişi ve her aşamanın resmedildiği kronolojik
sıralama insanı hayrette bırakıyordu bi nevi. Yazık parasızlıktan
tamamlayamamışlar bir türlü.
Dış mimarisi iç yapısına göre daha güzel olan
Notre Dame ‘ dan ayrılıp bu küçük ada üzerindeki diğer mekanlara sırasıyla
uğradık. PALAIS DE JUSTICE (Adalet Sarayı ) tabikide benim için en anlamlı
yerdi ama içine giremedik zamanımız kısıtlı olduğu için malesef. Sonra SAINTE
CHAPELLE’e geçtik. Artık kilise-katedral benzeri yapılar görmek sıradanlaştığı
için pekte ilgimizi çekmedi burası ama yinede Gotik mimari tarzının güzel bir
örneği olduğunuda kabul etmemiz lazım.
Ada üzerinde işimizi
bitirince Köln’de ki Aşıklar Köprüsünün aynısı olan köprüde de fotoğraflar
çekip geçtik ORSAY MÜZESİNE. Museum Pass biletimiz olduğu için gittiğimiz hiç
bir yere para vermeden rahatlıkla her yeri görmüştük ve sıra beklemek zorunda
da kalmamıştık. Orsay müzesine de rahatlıkla girince rahat bir nefes alacaktık
ki bizi bekleyen Fotoğraf çekme yasağı ağzımızın tadını kaçırdı. Yani amacınız
ne anlamıyorum ki Louvre müzesinde bile yasak değilken burda niye yasak sanki
çok mu önemli eserler var diye içimden sayıştırıyordum idarecilere ama
gerçekten haklıydım. Müzenin iç mimarisi her ne kadar güzel olsa da içinde
bulunan eserler artık bizim için sıradanlaşmıştı. Van Gogh’un bazı eserleri çok
tanıdık gelmişti ama sonradan hatırladık ki zaten bunları Amsterdam’da
görmüştük J. (Van Gogh bir süre Paris’te kardeşinin yanında
yaşamış.) Burayıda bitirdikten sonra
gitmeden son bir hatıra resmi çekelim dedik ve görevlilerin gözlerinden uzak
bir mekanda sanki yangından mal kaçırıyormuşuz gibi alelacele birer fotoğraf
çekip müzeden çıktık (son sırada ben olduğum için görevliler bizi farketti
bağırarak no-photo dediler ama kimin umrunda çekmiştik çoktan J)
Şuan yazarken aklıma
geldide dün iki mekanı atlamışım, Grand Palace ve Petit Palace. Onlarıda
gördük. Şanzelize’de karşılıklı bulunan iki saray ama pekte ilgi çekici
değildi. Buralarda sergiler yapılıyormuş , tiyatrolarBunları görünce anladıkki
bu Parisliler yaptıkları bütün büyük binalara Saray adını veriyorlar J .
Dün altından fotoğraf
çekmekle yetindiğimiz Zafer Takı’nın üstüne çıkılabildiğini ve museum pass
biletinin bunuda kapsadığını öğrenince soluğu tabiki Zafer Takı’nda aldık J. Etrafını dört döndüğümüz halde bir türlü
girişini bulamadığımız hatta etrafındaki yol çemberini kırıp dibine bile
gelemediğimiz Tak’ın yanına ulaşmak hiçte kolay olmamıştı J. En sonunda yola atlayıp trafiği katletmeyi göze
almıştık ki bir polisin uyarısı ve işaretleri ile Zafer Takı’na giden alt
geçidi gördük J . Ama ben orayı
Metro durağı sanmıştım benim hatam değil J. Alt geçit benzeri tünelimsi şeyi geçip çıktık sonunda en tepeye. Ama
sevgili Fransızlar insanlara işkence etmeye bayılıyor anlaşılan ki yine
merdivenleri tırmanmak zorundaydık! Bu takı zamanında Napolyon Savaştan dönen
askerlerin zaferi şerefine yaptırmış. Sonrasında Paris’in mimarisi tamamen bu
yapı merkez kabul edilerek inşa edilmiş. Zaten buradan etrafa baktığınızda
dümdüz ip gibi yapılmış yollar ve sokaklar görürsünüz sadece. Görsellik 10
numara. Ve adamlar yapmış hakkaten diyorsunuz düzeni gördüğünüzde.
Bizi hayal kırıklığına
uğratan tek mekan ise tamamen google amcanın suçuydu. Paris’e gitmeden Versay
sarayının yerini Google Mapten bakıp işaretlemiştik ve o istikamette yolumuza
devam ettik ancak bizi karşılayan büyük bir
hayal kırıklığı oldu. Gittiğimiz yer muhtemelen bir spor komplexi idi
ama saraydan eser yoktu burada. Yanıldığımızı anlayınca üzüntü ile otelden
eşyalarımızı alıp Tren garı yolunu tuttuk. Giderken yol üstünde madem diye
opera binasına da uğradık ancak zaten kapanmıştı ve para vermeye değmeyeceği
için içine giremedik.
Bir saatte gittiğimiz
paristen 5 saatte 4 aktarma yaparak gelmiştik Brüksel’e. Ve her ne kadar Paris
güzel bir şehirde olsa Brüksel’e indiğimiz anda sanki evime memleketime
ulaşmışım gibi rahat bir nefes aldım.. Evet evet ben bu şehre aşık oldum asıl..
Ve buradan ayrılış gün geçtikçe daha da zor gelmeye başlıyor , galiba
ayrılırken ağlayacağım.
Gezi serüveni yazılarına
kısa kesitler halinde Brugge+Rotterdam+ Den Haag+Lüxembourg+Frankfurt olarak
devam edeceğiz, ama yoğunluktan ne zaman onlara sıra gelir hiç bilemiyorum .
Şimdilik takipte kalın – Sağlıcakla kalın efendim J
SELAMETLE inş..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder