Hayatta her an, her dakika ; ne yaptiğiniza
, ne söylediğinize, ne düşündüğünüze dikkat etmek gerekiyormuş neden ? Çünkü herşey
her an olabilir (Çünkü bizi hiç bir zaman yalnız bırakmayan O Yüce Yaratıcı
var..)J belkide sonda verilmesi gereken mesaji başta vererek bu yaziyi
burada noktalamam gerekiyor ama tabikide böyle birşey olmayacak J .
Mayıs ayında çıkmış olduğumuz küçük Avrupa
turunda Paris’e gitmek nasip olmuştu ama
bu pekte hoş hatırladığım bir gezi değildi malesef. Hava şartları ,
yağmurun hiç dinmeyişi, kalacak yerimizin olmayışı, cepte para denen hayati
ihtiyacın bulunmaması , sırtımızda
günden güne azalması gerekirken aksine artan yüklerimiz ve gezinin son günü
olması hasebiyle tükenen enerjiler ,.. Herşey üstümüze üstümüze gelirken gezmek
aklımıza gelecek en son şeydi ve sadece Eyfel, şanzelize arasını yürümüştük
tekrar , tekrar..Neyse siz zaten o gezimin nasıl geçtiğini önceki yazımdan
dolayı biliyorsunuz, şimdi tekrardan detaylara girmeye ne lüzum var demi J. İşte o gün demiştim ki “Ey
Paris bu sefer sen bizi yendin ama nasipse tekrardan geleceğim ve bu
sefer kazanan taraf ben olacağım..”.Görende savaşa gidiyorum zanneder J !
Ve şuan bu yazıyı okuduğunuza göre bunu
başardığımı anlamışsınızdır J. Gittiğimiz her şehirde bizi takip eden Rahmet yağmurları Paris’te
peşimizi bırakacak ve çok güzel iki gün geçirecektik arkadaşlarla birlikte.. Ve
belkide aklımızda en güzel kalacak şehre dönüşecekti (Güneş bu kadar önemli mi
demeyin sayın okurlarım! ÖNEMLİ! Hele de yağmurlukları giyince sarı civcivlere
dönüyorsak ve ıslanmadan bir gün geçiremiyorsak ..)
Sabah hızlı trenle Paris’e varmamız bir
saatimizi aldı ve ilk iş otele gidip çantalarımızı bırakıp haritalarımızı almak
oldu (Bu işime geldi çünkü haritaya gittiğiniz her yerde para verince biraz
zararı oluyor tabi, ama bir turist de haritasız olmaz el mahkum..)
Hedef 1 à
Elbette ilk hedef “Eyfel kulesi” hele de kaldığınız yer hemen eyfelin
dibindeyse J. Amaç en tepeye çıkmaktı, ve hesaplarımıza göre (Bize söylenenlere
göre) saatlerce sırada beklememiz gerekebilirdi ama hiç de öyle olmadı (Galiba
işler sonunda rast gitmeye başlayacaktı)J 10
dakika bile beklemeden biletimizi almıştık fakat işin komik yanı şu ki Eyfel’in
dibinde dört tane sıra vardı biz uyanıklık yapıp en kısa sıraya girelim dedik
diğer insanlarada anlam veremiyorduk –Niye burada kimse yok orası dolu diye-
Meğersem biz merdiven sırasına girmişiz onlar asansör için bekliyormuş J. Neyse almıştık bileti artık vazgeçemezdik –Alt tarafı biraz merdiven
çıkacaz canım nolacakki , ömrümüzde hiç mi merdiven çıkmadık sanki!!!-.. Arkadaş
yorulup pes etmeye kalktı ama ben çıktıkça daha da zevk almaya başlıyordum
(Psikopatlık böyle bişi) J.
Bizi karşılayan manzara süperdi , o merdivenleri çıktığıma zerre
kadar pişmanlık duymadım çok şükür J. Aşağıdan
eyfele bakmak değilde Eyfel’den etrafı izlemek daha zevkliydi J Ama yinede herkesin ayılıp bayıldığı , aşık olduğu bu kule beni o
kadarda cezbetmemişti , etkilenmemiştim . Sonra merdivenleri inmek çıkmaktan
dahada zevkli bir hale dönüştü ve nihayet karaya ayak basmıştık J. Sağından solundan önünden arkasından bol bol fotoğraf çektikten
sonra diğer istikametlere doğru yol aldık. Ulusal-Askeri müze yada adı buna
benzer bişi tam hatırlayamadım ama neyse işte ilk bizi karşılayan o oldu, tabi
ücretliydi içeri girmek ve dışından fotoğraf çektirip ayrıldık.
Hedef 2 à
Lüxembourg Bahçeleri, herkesin övüp çok güzel dediği bir bahçeydi ve gittiğimiz
her şehirde en az bir park görmeyi hedef haline getirdiğimiz için burayı
görmezsek olmazdı . Ve gerçekten gittiğimize değdi. Kraliçe’nin kendini huzurlu
hissedeceği bir yer olması için yapılmış bir bahçeydi burası ve içinde birçok
alanı mevcuttu. Küçük bir göl, yazlık saray tarzında bir bina, çeşit çeşit
çiçekler-börtü böcekler.. Doğa aşığı olan ben için görülmeye değer bir alandı
ve böylece 2. Istikamette beni pişmanlığa uğratmamış oldu J.
Kahvaltıyı geçiştirdiğimiz için öyle çok
acıkmıştık ki yürüyecek halimiz kalmamıştı , Tek güvenip yiyebileceğimiz yer
olan ve gittiğimiz her şehirde muhakkak uğradığımız Subway’lerden burada da
bulmamız gerekiyordu ama nerden bulacaktık ki.. Böyle demeye kalmadan bahçeden
çıkar çıkmaz Subway görmemiz bir oldu, siz gelin de görün bizde ki çocukça
sevinmeyi J. (Her gün Ton balıklı sandiviç yemeyi adet haline getirmiştik
ekipçeJ)
Hemen sonrasinda yemek yemenin sonucu olarak beynimizde ve midemizde uçuşan
kelebekler eşliğinde diğer istikamet olan PANTHEON Tapınağına geçtik. İç
mimarisi ile ve önemli insanların mezarlarının bulunduğu yer olması itibariyle
büyük bir öneme sahip burası. (Victor Hugo’nun, Emile Zola’nın, Alexander
Dumas’ın mezarlarını gördüm yani sayın okurum ama malesef bir fatiha bile
okuyamadık keşke imanlı olarak ölselermiş..). Benim en çok ilgimi çeken ise
giriş kısmında yerde halı gibi döşenmiş olan insan yüzlerinin bulunduğu alan J. Fotoğraftada gördüğünüz gibi ortama baya farklı
bir renk katmış durumda J.
Sonra ne mi yaptık ? Hani
şu heryerde gördüğünüz şimdilerde de capslere falan konu olan MONALİSA teyze
varya hah işte buralara kadar gelmişken onuda görmeden gidersek ayıp olur dedik
ve düştük MUSEUM OF LOUVRE yollarına. Bir yandan yarın mı gelsek buraya derken
diğer yandan öğrendiğimiz bişey iyiki bugün gelmişiz dedirtti. Salı günü müze
kapalıymış mış mış.. Ne saçmalık haftaiçi müze mi kapatılır hemde salı günü.
Neyse girişini binbirgüçlükle bulduğumuz müzede Mona teyzeyi bulmak hiçte zor
olmadı çünkü adamlar resmen MONALİSA’ya giden yol diye her köşeye işaret
koymuşlar J . Müze o kadar büyük bir müze ki bir gün de ancak
gezersiniz, çünkü müzenin dört kanadı var ve her kanadı 3 katlı falan ve öyle
küçük değil ha bildiğiniz kocaman binalar.. Neyse işte zaten süremiz azdı bir
selfie yaptık Mona teyze ile sonra çıktık oradan düştük Montmarte Yollarına.
MONTMARTE Tepesi namı
diğer RESSAMLAR Tepesi hiçte öyle yakın değilmiş gerçekten de tepeymiş! Metro
ile gittik çabuk hareket edelim diye. Sonra bizle aynı durakta inen adamlar
hemen sağdaki asansöre üşüştüler bizde güldük hallerine.(–cahiliz ya madem
bilmediğin bir yer niye adamlara gülüyon ki iki üç kat merdiven için asansör mü
beklenir diye, bildiğiniz 8 kat çıktık yukarı 300den fazla merdiven yani..
bittik okurum bittik ..!-) Zorluklarla çıktığımız metrodan güneşi görünce çocuklar
gibi şenlendik desem abartmış olmam J Neyse işte geldik mi geldik sonunda J. Ressam amcaları bulduk (Tabi öncesinde yanlış yöne gidip bir mezarlığa da
uğradık ama çabuk döndük J). Ucuz da
demiyorlar ki bir resmimi çiz diyek, iç çeke çeke uzaklaştık. Tepeye görsellik
katan SACRE COEUR ‘da da bir iki
fotoğraf çekip biraz da buradan izledik Paris manzarasını. (Eyfelden daha
güzeldi buradaki manzara , I think J)
Yorgun ve koşturmalı
geçen günün ardından CONCARDE meydanını geçerek ŞANZELİZE’ye (CHAMP ELYSEE)
doğru yürüdük daha doğrusu Şanzelizeden ZAFER TAKI’na kadar yürüdük ve güne
Eyfel’in gece manzarasını izleyerek noktayı koymuş olduk.. Bu caddenin önemi
ise tamamen lükslükten kaynaklanıyor, öyle mağazalar varki içine sıra ile insan
alıyorlar, vitrinlerdeki fiyatlar ise dudak uçuklatan –kalp krizi geçirten
cinsten.. Ve bir ucunda Concarde meydanı bulunan bu caddenin diğer ucu Paris
mimarisinin merkezi konumunda olan Zafer Takı’na çıkıyor.. İşte burasıda böyle
bir yer.Kırmızı ışıkta arabalar dururken yola atlayıp fotoğraf çekilip geri
kenara kaçışmalarımız sonucunda bizden taktik kapan diğer turist kardeşlerimiz
trafiği katlettiler J. EEE işte biz
yani nerde güzel manzara yakalanır eyi bilirik J .
Paris’te ikinci gün neler
yaptık, nereleri gezdik, 1 yıldızlı
otelimizde kahvaltımızda ne vardı, Paris hakkında genel düşüncelerim neler,
tavsiyelerim neler, Veeee Google amca yüzünden yanlış gittiğimiz yer neresi ??? ..... Hepsi yakında yine bu Blogta ,
Sevgiyle -Saygıyla -Sağlıcakla kalın SELAMETLE inş.. J
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder